Tiyatro Birlikte Sofraya Oturmaktır

Özge Tabak ~ Milliyet / 10 Aralık 2017


Sezonun iddialı oyunlarından “Martı” ile sahnede izlediğimiz usta oyuncu Tilbe Saran “Tiyatro çok sevdiğin dostlarınla birlikte yemek yapıp birlikte bir sofraya oturmak gibi geliyor” diyor.

tiyatro-birlikte-sofraya-oturmaktir-10-12-2017-tilbe-saranAnton Çehov’un en önemli eserlerinden “Martı”, Pürtelaş Tiyatro’nun prodüksiyonuyla seyirciyle buluşuyor bu sezon. Tilbe Saran, Ecem Uzun, Boran Kuzum, Fırat Tanış, Gonca Vuslateri, Sevil Akı’nın da aralarında olduğu güçlü bir kadro var oyunda. Seyrederken hayallerine, sevdiklerine kavuşamayan her karakter için içiniz burkuluyor, güldüğünüz anlarda bile o hüzün bir köşeye sinmiş bekliyor. Ve her oyuncu karakterine inandırıyor seyirciyi; hele Tilbe Saran’ın Arkadina’sı gerçekten ışıldıyor sahnede… Bir yandan Kadir Has Üniversitesi’nde hocalığa devam eden oyuncu şimdi “İstanbullu Gelin” dizisiyle de televizyon ekranında. Tilbe Saran’la St. Regis İstanbul’da bir araya geldik…

Trigorin başarılı bir yazar, Arkadina ünlü bir oyuncu aslında. “Martı” insanların iç dünyalarını, içlerinde dolduramadıkları boşlukları göz önüne seriyor.

Hepimiz gibi, herkes gibi… Herkesin bu kadar heves etmesinin sebeplerinden biri spotların altındaki insanların hiç acıları, kaygıları yokmuş gibi algılanması. Sürekli objektiflere gülerek baktıkları için olsa gerek. Ya da bu son dönem herkesin Facebook’ta, Instagram’da kendini paylaşmayı sevdiği gibi… Sahte mutluluk çağındayız. Herkes böyle kocaman gülümsemelerle, büyük eğlencelerde… Onun arkasında koca bir yalnızlık var. Hele çağımızda giderek koyulaşan, derinleşen bir yalnızlık… Asıl iletişimsizlik bu çok kalabalık, sıkışık ama herkesin neredeyse ayrı gezegende olduğu kentlerde; elli katlı apartmanlarda, çok şık sitelerde, çok yakınmış gibi olunan ama sadece bir resim kotarmak amacıyla bir araya gelinen aile meclislerinde….

“Ecem’le oynamak paralel evrende olmak gibi”

Siz 18 sene önce Kenter Tiyatrosu’nda Nina’yı oynadınız, şimdi Arkadina olmak nasıl?

O zaman hocalarımla aynı sahnede olmak, üstelik de bir Rus yönetmenle “Martı”yı çalışmak çok büyülü bir şeydi. Hiç unutmuyorum Yıldız (Kenter) hocanın Arkadina’sını. Başta da hep dedim “Onun bana gölge etmemesini nasıl sağlayacağım? Kendi Arkadina’mı nasıl bulacağım?” diye. O prodüksiyonda Nina olmak çok eğlenceliydi. Bugün Ecem’in (Uzun) Nina’sını seyrettiğimde “Ne kadar ıskaladığım yerler olmuş” diyorum. Şimdi yaş itibarıyla Nina olamayacağıma göre, bir üst kuşağın temsilcisini oynamak, üstelik de Ecem’le oynamak ilginç bir his. Paralel evrende olmak gibi bir şey. Çünkü ben de hocamla oynamıştım, Ecem de benim öğrencim…

Arkadina yaşadığı döneme ve toplum yapısına baktığımızda güçlü bir kadın figürü.

Evet, bunun da bedellerini ödemekten hiç çekinmemiş. Bir kere yalnız anne. Çok genç yaşta anne olmuş, Kostya’yı büyük ihtimalle abisiyle birlikte büyütmüşler. Tek başına çocuğuna ve hayatına sahip çıkarak ayaklarının üzerinde kalabilmiş. Tek anne olmaktan kaynaklanmasının yanında bir kadın olarak tiyatroda var olabilmek için nasıl bir çaba göstermiş olmalı ki; anneliğini olması gerektiği gibi yapamamış. Ayrıca her kadının anne olması gerekmiyor. Çehov’un bunu 19. yüzyılın sonunda yazdığını düşünürsek, gerçekten özgürlüğünü sırtlayıp götürmüş bir kadın Arkadina.

 Metnin tiyatrocularla ilgili olması oyuncuyu nasıl besliyor?

Hepimizin oyunculukla, sahnede olmak ya da olamamakla ilgili anlatacak dertleri, mutlulukları, endişeleri var. Dolayısıyla çok tanıdık olduğumuz bir coğrafya orası. O tabii metinle kurulan ilişkiyi çok güçlendiriyor. Soru tanıdık yerden çıkıyor yani.

“Hem Arkadina’nın hem Tilbe’nin yolculuğu bu”

Oyunculuğu “Daha iyi bir insan olmak üzerine çalışmalar” olarak yorumlamışsınız bir röportajınızda.

Oyuncu çifte yolculuk yapar bir metinle karşılaştığında. O metin ve o karakter yoluyla bir yolculuğa çıkarken aslında kendi derinliklerine doğru da yola çıkar. O yolculukta aydınlık ve karanlık taraflarını keşfetmek esas olan. Ben oyunculuğu o yüzden yaptığımı düşünüyorum. İnsanın kendini tanımayı sürdürmesi bir anlamda bu yolla oluyor. Bir sürü şeyle yüzleşme imkanı tanıyor. Annelikle, anne olamamakla, oyuncu olarak yaşlanmakla, istenmemekle, artık yavaş yavaş zamanının geçtiğini hissetmenin ağırlığıyla, gençlere yol açabilmenin önemini fark etmekle, yani bir sürü katmanda hem Arkadina’nın hem Tilbe’nin yolculuğuydu bu. Bitmedi de, bitmez…

Ailenizle en büyük kavganızı tiyatro için vermişsiniz. Tiyatroyu bu kadar eşsiz yapan ne sizin için?

Tiyatro çok sevdiğin dostlarınla birlikte yemek yapıp birlikte bir sofraya oturmak gibi geliyor. Ben tek çocuk olduğum için küçüklüğümden beri hayalim kalabalık sofralar, kalabalık yapılan işler, gidilen seyahatlerdi. O yüzden çocukluğumdan beri sirkte falan çalışma hayalim vardı. Benim için mesela “Martı”nın yeri her zaman farklı olacak çünkü bir defa uzun bir zamandan sonra 11 kişilik kalabalık bir kadro var. Birlikte ektik, biçtik, onu mu pişirelim bunu mu dedik, yiyecekleri hazırladık, sonra seyirciyi de davet ettik ve müthiş bir şölen sofrasında birlikte yiyor, içiyor, muhabbet ediyoruz; dertlerimizi paylaşıyoruz. Benim için tiyatro bu. Çünkü ben tiyatro yaptığım zaman karşımdaki seyircinin nefesinden neyi ne kadar dinlediğini, nerede kendine yakın hissettiğini, nerede role kızdığını, nerede karakteri bağrına basmak istediğini hissediyorum.

“Hayatımın projesini gerçekleştiriyorum”

Size kalan vakitlerinizi nasıl değerlendirmeyi tercih ediyorsunuz?

Dostlarıma, hayvanlara, ağaçlara sarılıyorum. Fırsat olduğunda Maçka Parkı’na, biraz zaman varsa Adalar’a, biraz daha zaman varsa da artık bir köyüm var Gökova’da, oraya gidiyorum. Benim hayatımın projesi o. Mimar bir arkadaşımla birlikte öğrencilerimizin, arkadaşlarımızın gelip çalışacağı, hayal kuracağı, üreteceği, kendimizin ekip biçeceği, hep hayalini kurduğum uzun büyük sofraları kuracağımız bir atölye mekanı kuruyoruz. Büyük bir kısmı bitti, bu sene de tamamlayacağız inşallah. Şimdilik en büyük hayalim o.

img_20171210_130543 img_20171210_130514