Özgecan Bizi Birleştirecek

Deniz Ülkütekin ~ Cumhuriyet / 1 Mart 2015

Tilbe Saran, televizyonda, sinemada ve tiyatroda hep farklı kadın hallerine hayat veriyor. Ülke olarak, kadına bakışı tartıştığımız ve bu bakışın sonuçlarından dehşet duyduğumuz günlerde, belki de yüreğimize biraz olsun teselli verebilecek birkaç isimden biri. Sırf rolleriyle değil söylediği söylerde de, Özgecan Aslan ve diğer mağdur kadınlarımızın değerini daha çok anlamamızı sağlıyor.

Tilbe Saran, kısa süren sesizliğinin ardından , şu sıralar çok yoğun günler geçiriyor. Bir yandan ekranlarda yeni rolüne, Şeref Meselesi'nin Zelihası'na hayat veriyor, diğer yandan, çok konuşulacağa benzeyen ve kendisinin de rol aldığı “Çekmeceler” filminin vziyona girişinin heyecanını yaşıyor. Bosna savaşı sonrası kaleme alınan ve geçen yıl oldukça beğenilen, “Savaş” isimli oyunsa, önümüzdeki günlerde tekrar izleyiciyle buluşacak. Ancak kendi gündeminin ötesinde, Tilbe Saran'ın, hem kişiliğiyle, hem de sahnelediği karakterlerle, kadınlara ve kadınlık algısı üzerine düşündüren bir yönü var. Haftaya vizyona girecek “Çekmeceler”de bu yönüyle kendinden söz ettirecek bir film, biz de söze buradan başladık.

-Öncelikle “Çekmeceler” filminden bahsetmek istiyorum. Çünkü kısa süre sonra vizyona girecek. Oldukça sıradışı bir film gibi görünüyor.

Haklısınız. Sıradışı bir konusu var. Filimde minicik bir kız çocuğunun babasının saplantısının kurbanı oluşuna tanıklık ediyoruz. Aslında bilerek ya da bilmeyerek, pek çok ana baba çocuklarını bağımsız bireyler gibi değil de kendi uzantıları gibi düşündüklerinden kendi arzularını, isteklerini, korkularını, zaaflarını çocuklarına aktarırlar. Kimisi bale yapmak istemiştir. Çocuğuna isteyip istemediğini sormadan kolundan tutup baleye yazdırır, kimi okuyamamış olmanın acısını çektiğinden kendi evladı onun yerine de okusun ister, kimi güreşe kimi satrança yönlendirir. Kimi ille de kendi mesleğini sürdürsün ister. Elbette tüm ana babalar evlatları için en iyi şeyleri isterler ama belki de onların doğrusu çocuklarına uygun değildir. Bazen de kendi eksikliklerini çocuklarında tamir etmeye uğraşırlar, onun bambaşka biri olduğu gerçeğini göremezler. Ana-baba olmak karışık, zor mesele. Filimde ben istismara uğrayan küçük Deniz’in annesi rolündeyim. Saadet tiyatrocu bir kadın. Özel tiyatrolarda ikinci, üçüncü derece rollerde oynuyor. Kocasından ayrıldıktan sonra bir başına hayatta kalma mücadelesi veriyor. Hatırlarsanız o yıllarda artan terör insanları evlere hapsetmişti. Sinema ve tiyatroların para bulmakta zorlandıkları bir dönemdi. İstanbul’da çoğunlukla ya politik ağırlıklı oyunlar oynanır ya da sanat değeri tartışmalı ucuz prodüksiyonlarla uzun Anadolu turnelerine çıkılıp yabanda para biriktirilmeye uğraşılırdı. Saadet de kızını daha emniyetli bir işi olan babasına bırakıp, ufak tefek roller bulduğu kumpanyalarda çalışarak hayatta kalmaya gayret etmiş. Deniz’e sahip çıkacağını düşündüğü bir üvey anne de olunca kızıyla pek de yakından ilgilenmemiş. Taa ki... Devamı 6 Mart’ta!

-Okuduğumuz kadarıyla film, Ece Dizdar'ın hayat verdiği Deniz karakteri üzerinden kadın cinselliğini sorguluyor. Siz Deniz karakteri üzerinden bu sorgulamaları ele alırsanız ne söylersiniz?

Sadece örselenmiş bir cinselliği değil, yaralanmış, sakatlanmış bir ruhu anlatıyor. Cinsellik de bunun bir parçası. Erkek egemen toplumlarda –ki dünyanın neredeyse her yanı demek bu- kadın her daim bastırılmaya çalışılan bir cins.

-Kadın üzerine daha genel bir sorgulama mı var?

Erkekler kadınların sınırsız yaratıcılığı, doğurganlığı karşısında, onları zapt-u rapt altında tutmaya gayret ederek toplumdaki cinsiyet rollerini kurgulamışlar. Özellikle tek tanrılı dinlerde bu kurgu, son şekline kavuşmuş. Bu kurguda da kadının cinsel isteği adeta şeytanlaştırılmış. Adem’i bile yasak elmayı yemeye ikna ederek cennetten kovulmalarına sebep olan Havva başa iş açan şeytanla her dem işbirliği içindeymişcesine bir karakter gibi gibi mitoslaştırılmış. Böyle olunca da namus terminolojisi kadın cinselliğini dümdüz etmiş. Sadece erkeklere aitmiş gibi yansıtılan cinsel arzu kadınlar için ağıza alınmamaz, akıla getirilemez bir suça dönüşmüş.

kadınlarımıza güveniyorum

-Son dönemde yaşanılan dehşet verici olaylar da kadına ve kadın cinselliğine erkek tarafından bakışı yine sorgulamamıza sebep oldu. Bu açıdan film de sözünü kritik bir zamanda söyleyecek heralde. Siz kadın bedeni üzerinden kurulan şiddet dili ve bunun politik yansımaları hakkında ne söylersiniz?

Ataerkil toplumumuzda kadınlar uzun bir mücadeleyle elde ettiği kazanımları son yıllarda gelenek, görenek ve din kisvesi altında gönüllü olarak terk etmeye başladılar. Evlere kapatılmaya, sadece “annelik” üzerinden değerli kılınmaya, emeğin hiç görünmediği ev işleri üzerinden becerikli olup olmamaya öylesine gönüllüler ki anlamakta zorlanıyorum. Oysa kadının hapis olduğu bir toplum yarı açık ceza evine döner. Her gün bu egemen dil mecliste, siyasi konuşmalarda, reklamlarda, dizilerde yeniden üretilip duruyor. Kadın bedeni adeta bu savaşın meydan muhaberesine döndü. Ama ben gene de kadınlarımıza güveniyorum. Kadınların yaratıcılığı bu üstümüze kapatılmak istenen karanlığı yırtacaktır.

-Siz aslında, yönetip oynadığınız “Düğün” isimli oyunla belki bugün iyice tahammül edilemez duruma gelen, kadına karşı şiddetin bir anlamda içselleştirildiğini söylüyordunuz. Bugün toplumun farklı kesimlerinden Özgecan Arslan cinayetine yönelik tepki ve duyarlılık da görebiliyoruz. Size göre nasıl bir noktaya geldik?

Özgecan bizi birleştirecek. Ve bizler elele bu şiddeti yumuşacık yüreklerimizle baharda dallara yürüyen su gibi çiçeğe dönüştüreceğiz.

gizli bir yerim var

-”Şeref Meselesi”nde daha farklı bir karaktere hayat veriyorsunuz. Taşraya gidip, İstanbul özlemi çeken, ama döndüğünde hayalindeki hiçbir şeyin aslında gerçek olmadığını gören bir kadın. Buna bir yüzleşme diyebilir miyiz? Nasıl bir ruh hali var karakterinizin?

Zeliha gençliğinin renkli İstanbul’unu düşlerken gökdelenler arasında yoksulluğa ve suça terkedilmiş bir mahalle buluyor. Çocuklarının kentte daha fazla imkana kavuşacağını umarken paramparça olan ailesi ve uzaklaşan hayalleri arasında sıcak anılarına sığınıyor. Gerçekle baş etmek zorlaştıkça hayal dünyasına kapanıyor.

-Enteresan bir şekilde, artık şehirlerimizde taşra özlemi yaşayan çok insan var. Öte yandan karakterimiz tam tersine İstanbul özlemi çekiyor. Sizin için hangisi ağır basıyor. Ya da şöyle sorayim, daha küçük bir yerde yaşama planınız var mı, istanbul'u özler misiniz?

İstanbul, gönlümün payitahtı! Ama artık benim sevdiğim bildiğim İstanbul yok. Hala siyasilerin gözlerine ilişmemiş bir iki ağaç görebildiğim saklı bir yerim var. Umarım orada anılarımla yaşamak nasip olur.

-Dizide pekçok genç isimle birlikte oynuyorsunuz. bir röportajınızda, eğitim almaya gönlü olmayan genç oyuncuların bir anda silinip gittiğini söylemiştiniz. bu açıdan konuşursak, sizce oyunculuk anlamında tutkulu ve öğrenmeye istekli bir kuşak geliyor mu?

Geçenlerde Al Pacino’nun bir filmini izledim: “Humbling”. Yaşlanmakta olan ünlü bir oyuncuyu canlandırıyordu. Ve sedyede hastaneye götürülürken hastabakıcıya “acıma inanıyor musun” diye soruyordu yüzü gözü kan içindeyken. Böyle bir tutkuyla doluysalar oyuncu olsunlar. Zira pek çok iş gibi bu da bir kez öğrenip hayat boyu kullanabilecek bir bilgi değil. Her gün kendini yenilemek gerekiyor. Üstelik inanın o parlak ışıkların altında olmak için uzun süre maden işçisi kadar ağır çalışmak gerekiyor. Gençlerin bizden çok daha fazla dünyayı takip ettiğine ve kendilerini geliştirmek için çok daha fazla gayret gösterdiklerine inanıyorum, bu da onlar için büyük bir avantaj.

- “Kuruntu Ailesi” ve “çalışkuşu” gibi döneminin efsane olmuş dizilerinde de rol aldınız. Bugün hemen her hafta, yayından kalkan bir dizi görüyoruz. Peki sizin bu oyunculuk tecrübeniz, televziyonda başarılı olacak bir diziyi ne kadar doğru tahmin edebilmenize yarıyor?

Hiç yaramıyor! Zaten ben dizi senaryosu seçerken rolün ilginç olup olmadığına göre karar veriyorum. Sürüp sürmemesi neye bağlı hiç anlamıyorum!

-Yine o dönemle bu dönem arasında, prodüksiyon maliyetleri ve imkanları artarken, işin senaryo ve yazım kısmında bir düşüş olduğunu düşünüyor musunuz?

Hatırlarsanız TRT'nin ardından pıtrak gibi çoğalan özel televizyonlarla birlikte gelişen dizi sektörü işe 45 dakikayla başlamıştı. Sonradan 60 dakikaya, derken 90'a, şimdilerde de 120 ye ulaştı. Düzen öylesine hazırlıksız kuruldu ki şimdi neresinden düzeltmeye başlamalı bilemiyorum. Beş günde çekilen bir uzun metraj film biliyor musunuz?Ne senaristler, ne yapım sorumluları, ne set çalışanları bu durumdan memnun. Bence tüm taraflar daha kaliteli işler çıkarmak daha insani koşullarda çalışmak ve daha üretken olabilmek için biraraya gelip sorunları ortaya dökecekleri bir çalışma yapmalılar. Türkiye’nin üçüncü önemli ihracatı olma yolunda olan dizi sektörünün daha çağdaş bir düzenlemeye ve örgütlenmeye ihtiyacı var.

sahne ruhumu zenginleştirdi

-Sanırım “Savaş” isimli oyununuzu çok düzenli oynayamıyorsunuz. Hem içerik hem de oyuncu kadrosu açısından oldukça zengin bir oyun. Oyun tarihleriniz belli mi?

Savaş 2014'de Kadir Has Sahnesi’nde her Cumartesi seyirciyle buluştu. Bu yıl oyuncuların diğer işleri nedeniyle bu düzeni ne yazık ki her hafta tutturamadık, ama buna karşılık İstanbul içi ve şehir dışı turnelerimiz oldu ve olacak. 16 Mart Pazartesi Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne misafiriz.

-Son dönem Tilbe Saran tiyatrosunda toplumsal hassasiyeti olan bir oyun portföyüne rastlıyoruz. sanatçı için söz söylemenin giderek daha zorlaştığı bir ortamda, bu bilinçli bir tercih mi?

Ben, her zaman istediğim oyunu seçecek kadar şanslıydım. Ekonomik olarak, farklı işlerden geçimimi sağlayabildiğim için sahne benim her zaman ruhumu zenginleştirecek, derdimi paylaşacak, ucundan kıyısından bir derde parmak basan, farkındalık yaratmasını umduğum yer oldu. Sanat dediğimiz şey insanlığın vicdanıdır. Sait Faik’in “yazmasam ölecektim” dediği gibi, “anlatmasam ölecektim” diyeceğim oyunlar oldu geçmişimde.

-Oyunculuk nereye kadar gidecek. Hiç bir oyuncu, şu yaşımda emekli olacağım demez, ama işin kamera ya da reji arkası kısmına ağırlık verme planlarınız var mı?

Bilmiyorum, gerçekten. Giderek nefes almanın zorlaştığı bu iklimde yaşamam için anlatmam lazım!

tilbe-saran-1-mart-2015-cumhuriyet