Bir Çift Işıl Işıl Göz: Tilbe Saran

02.04.2000_Gazete_PazarŞahide Yazıcıoğlu ~ Milliyet, Gazete Pazar / 2 Nisan 2000

Tiyatronun başarılı adı, yeniden yaşar gibi anlatıyor anıları. Anlatırken sürekli gülüyor. Güldükçe gözleri kocaman kocaman açılıyor.

'Köpek umudu var mı?': "Tek çocuktum maalesef. 'Benim ne kardeşim var, ne köpeğim var' diye çok ağlardım. İkisi birdi benim için. Kardeş beklentim uzun zaman sürdü. Bir gün, annem dedi ki 'Ben çalışıyorum, anneannen de bakacak durumda değil. Kardeş yapamam.' 'Bari köpek umudu var mı,' diye sordum. Kanaryam, tavşanım oldu. Ada'da kedilerimiz vardı. Derken bir gün Ada'da bir köpeğin zehirlendiğini duyduk, iki tane de yavrusu varmış. Birini ben almak istedim, 'olmaz' dediler. Ertesi gün, bahçede bir yavru köpek bağırıyor, ama nasıl! Çıplak ayak fırladım. Bacak kırık, kuyruk kesilmiş. Eve götürdüm. Anneanne, 'İyileşince gider' dedi. Çok uyanık hayvandı. En çok cilveyi anneanneye yaptı. 'Kalsın bari yaz sonuna kadar' dedi."

Küçük bir duba: "Saint Benoit'da okumayı hiç istemedim. Çünkü üç can arkadaşım Alman Lisesi'ne gideceklerdi, ben de oraya gitmek istiyordum. Ama onların anneleri Alman olduğundan sınavsız girdiler. Astımlı bir çocukluk geçirdim ben. Aksi gibi Alman Lisesi sınavında korkunç bir astım krizim tuttu. O kadar çok ilaç almışım ki, kafamı sıraya koyup uyumuşum. Annem, haklı olarak 'Fransızca zor bir dil, bunu öğren İngilizce'yi nasıl olsa öğrenirsin,' diyor, 'ama karar senin' diye de ekliyordu. Hiç unutmam patenlerim var, bahçeye indim, kayıyorum. Sonunda yukarıya bakıp, 'Ben çok ufağım, karar veremiyorum' diye ağlamıştım. Annem İngiltere'ye gitmişti 6 aylığına. Her gün o kadar acıklı mektuplar yazıyordum ki, üç ay sonra geri dönmek zorunda kaldı. Ve beni küçük bir duba olarak buldu. Çünkü çok mutsuzdum ve sürekli yemek yiyordum."

Nota okuyamadan piyano çaldı: "Tiyatro yolumu açan 7. sınıftaki hocam Bayan Rita oldu. Hala her oyunuma gelir. Müziği zaten severdim; iyi de kulağım vardı. Bir gün okuldan döndüm ki, evde bir piyano var. Hiç arzum olmadığı halde. Çok da iyi bir hocadan ders almaya başladım Mehveş Emeç'le. Ama benim şanssızlığım onun piyanist yetiştiren bir hoca olmasıydı. Dalgacı bir öğrenciydim. Aksiliğe bakın ki, Mehveş piyanist oldu, ben hiçbir şey olamadım. Zaten istesem de iyi bir piyanist olamazmışım, çünkü bağdokularımda bir sorun varmış. Çok iyi numara yaptım. Parçaları önce çaldırtır, sonra ben çalardım. 2 - 3 yıl sonra bir parçada takıldım. Takılınca hep baştan alıyorum. Fenalık geldi kadına, 'Takıldığın yerden al' dedi. Bilmiyorum ki. 'Neredesin notada? Yoksa sen nota okuyamıyor musun,' dedi. O defter de öyle kapandı."

1 ayda 13 ders: "Bütün bir yaz konservatuavara hazırlandım. O zaman konservatuvar üniversite statüsünde olmadığı için üniversite okunabiliyordu. Sanat tarihi okuyacağım dedim. Ancak konservatuvar o kadar cezbedici ki, birdenbire İstanbul Üniversitesi korkunç göründü gözüme: Karanlık, pis... Konservatuvar için 24 saat bile bana yetmiyor. Nereden çıkmış o münasebetsiz üniversite! Annem de aynı üniversitede hoca o zamanlar. Dersleri asmaya başladım. Kaydım silindi. Sonra af çıktı. Şehir Tiyatroları'nda oynuyorum ama mutsuzum. Ben de istifa ettim. Kaldık mı, dımdızlak ortada. O gün de aftan yararlanmanın son günü. Okula gidip, kaydımı yaptırdım. Bir ayda 13 ders verdim. Bir ay gökyüzünü görmedim. Ama o kadar keyif duydum ki! Mezun oldum, tadı damağımda kaldı. Ben de mastıra girdim. Devam etmek için yine affı bekliyorum."

Evlilikle birlikte tiyatro durdu: "Öğrenciydim. Kenterler'de bir oyuncu rahatsızlanmış. 'Bir oyun var, gelir misin,' diye aradılar. Büyük bir keyifle gittim. Sabah çağırdılar, zannediyorum ki akşama oyun var, '15.00'de' dediler.. 'Arzu Tramvayı', biliyorum ama seyretmemişim. Mehmet Birkiye asistan. Bir şeyler diyor ama ben onları aklımda tutabilecek halde değilim. Tek hatırladığım oyun boyunca dekoru salladığımdı. Aynı biçimde Dormen'den bir teklif geldi. Olur dedim. İyi ki de demişim, sonra Dormen'de kaldım. O aralar evlendik ve evlilikle birlikte tiyatro durdu. Biraz Rüstem'in (Batum) münasebetsizliğinden. Tiyatro zamanınızı alan bir şey. Doğru. Ama ben bununla birlikte evliliğin de yürüyebileceğini düşündüm. Yürümedi."

'Adam uyuzdan ölmüş': "Dostlarımız bizi yanlız bırakmadılar. Yıldız (Kenter) Hanım, Gencay (Gürün) Hanım, Genco (Erkal), Ali Poyrazoğlu... Herkes telefon edip, 'Bizim sahnemiz sizin sahneniz' dediler. Ama bizim kafamız karışık. Bir gün "Postacı" filminden çıkmışız Cüneyt'le (Türel). Film büyüledi. Gözlerimiz buğulu, yüreğimiz kanatlanmış merdivenlerden inerken Hamit Belli'yle karşılaştık. O zamanlar Akbank'da üst düzey bir yönetici. 'N'apıyorsunuz,' dedi. 'Valla bir şey yapmıyoruz' dedik. 'Nasıl yapmıyorsunuz. Orada Aksanat'ta bir sahne var. Gidin bir şey yapın,' dedi. O zamanlar da Cüneyt'in Işıl'la (Kasapoğlu) düşünü kurduğu meşhur Abelard ve Heloise var. Bir hafta içinde her şey kesinleşti. Çok özel bir yeri var bu oyunun. Bir kere tiyatroya yeniden başlangıç oldu. Ve ilk andan itibaren işin içindeydim. Teksti yazmak için Bodrum'a gittik. Zeynep (Avcı) şöminenin başında mektupları çeviriyor. Ben yukarıda dokümanları okurken, 'A, adam uyuzdan ölmüş, ayol adam attan düşmüş, boynu da kırık kalmış. Yamuk yumuk bir herifmiş,' diyorum. Sonuçta müthiş bir oyun çıktı ortaya. "

Vazgeçemedikleri:

Dostları, annesi Onlarsız ben olmam. Ben onlarla tamamlanıyorum; annemle, köpeğimle, tiyatroyla, dostlarımla, çocukluk arkadaşlarımla... Çok yoğun olup da onları yeteri kadar göremediğim zamanlar mutsuz olurum.

Çikolata Çünkü mutluluk veriyor bana. Bir de kilo.

Yeşil İstanbul'da en çok özlemini çektiğim şey ağaç, yeşillik. Arkadaşlarım bilirler bu huyumu ve bahar geldiğinde beni parklara götürürler. Kuzu olmak istediğim çok oluyor ama burada olmaz, kurban olurum.